« Önceki |

27/7/2009

ATATÜR KÖŞEŞİ


Mustafa Kemal Atatürk
(1881-1938)

1881 yılında Selanik’te doğdu. İlk öğrenimini ve askerî öğrenci olarak orta öğreniminin bir kısmını Selanik’te yaptı. Manastır Askerî Lisesi’ni bitirdi.1902 yılında Kara Harp Okulu’ndan, 1905 yılında Harp Akademisi’nden mezun oldu.Orduda çeşitli vazifeler aldı. 1913 yılında Sofya’da Ataşe Militer olarak bulundu.

Birinci Dünya Harbi sırasında, Çanakkale Muharebelerinde, Tümen Komutanı olarak görev yapıı. 1916 yılından itibaren, Doğu ve Güney cephelerinde Kolordu ve Ordu Komutanlığı yaptı. Bitlis ve Muş’u düşman işgalinden kurtaran kuvvetlerin başındaydı. Filistin ve Suriye cephelerinde görev aldı.

Mondros Mütarekesi’nden sonra Sevr Anlaşması hükümlerine dayanılarak ülkenin yabancılar tarafından işgali üzerine, son Osmanlı padişahı Vahdettin Han tarafından Anadolu’ya gönderildi.19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıkarak Türk millî mücadelesini başlattı.Amasya Genelgesi, Sivas ve Erzurum Kongrelerini topladı. Askerî görevlerinden istifa ederek 23 Nisan 1920′de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni topladı. Meclis Başkanı seçildi.5 Ağustos 1921′de Başkomutanlık görevini üstlenerek Anadolu’nun Yunan işgalinden kurtarılması için mücadeleye devam etti. Sakarya Meydan Savaşı’nı kazandı. 19 Eylül 1921′de Meclis tarafından kendisine Mareşal ve geleneksel Gazi ünvanı verildi,ve neyazıkki 1938 yılında vefat etti.

                                                                                         İSTİKLÂL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
Fışkırır  rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl! 

 

Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

 

 

Mustafa Kemal Atatürk


SENİ SAYGIYLA ANIYORUZ.

   

27/7/2009

DÜNYANIN YOKOLUŞ SENARYOLARI


Maya Kehanetleri'ne göre 22 Aralık 2012 tarihi dünya için çok önemli.

2012 yılı insanlığın yükselişinin başlangıcı olacak, bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona ererek yeni bir çağ başlayacak.

Mayalar'ın kriptoyu andıran tabletlerinde dünyanın son çağına gireceği ancak bunun büyük bir tufandan sonra olacağı yazılı.

Büyük tufanla gelecek olan yeni çağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz.

Mayalar'ın kehanetlerle dolu takvimi kendi sonlarını da ayrıntılı bir şekilde anlatıyordu. Mayalar'ın bu öngörüsüne, modern insan sadece 12 yıl önce bilimsel açıklama getirebildi.



Mayalar 2012 için 'zamanların sonu' diyor. Ancak bu yok oluş anlamında değil fiziksel bir değişim. İnsanoğlu dört kez geriledi ve artık değişim zamanı. Mayalar'a göre; 2012 yılı insanlığın yükselişinin başlangıcı olacak.

Maya Kehanetleri'ne göre 22 Aralık 2012 tarihi dünya için çok önemli. Çünkü bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona ererek yeni bir çağ başlayacak. Büyük bir tufanla gelecek olan bu yeni çağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz. "Beşinci kutupsal kayma" olarak adlandırılan bu değişimde daha önceki değişimlerde olduğu gibi yine kutupların manyetik alanının değişmesiyle meydana geleceğini söyleyen Sınır Ötesi Yayınları'nın Genel Yayın Yönetmeni Ergun Candan, dünyadaki iklimlerin değişimini de buna bağlıyor. Candan, "Kutuplar yer veya açı değiştirdiğinde kutuplarda buzlar eriyor. Kaldı ki, küresel ısınma sonucu şu anda Kuzey Kutbu'ndaki buzullar zaten erimeye başlamış durumda. Mayalar'a göre de daha önce yaşanan dört çağda tıpkı bu şekilde sona erdi" diyor.

* Peki tüm bu bilgiler bilimsel olarak ortaya konup kanıtlandı mı? Dünyanın en az dört kez kutupsal kayma (kuzey ve güney kutbu) yaşadığı bilimsel verilerle kanıtlandı. En son Discovery kanalında dünyanın manyetik alanının belirli periyotlarla nasıl değiştiğini bilimsel çevreler açıkladı. Hatta bilgisayar ekranındaki üç boyutlu animasyonlarla gösterimi yapıldı. Şu anda dünyanın manyetik alanında muazzam bir değişim var. Bunun da en büyük nedeni güneşte meydana gelen değişimler. İlginç olan Mayalar bunu biliyordu. Konunun bir diğer yanı da Mayalar'ın bununla da yetinmeyip, gelecekte tüm insanlığı etkileyecek trajediyi bizlere şifreli bir şekilde duyurmuş olmalarıdır. Bu şifreye göre dünya için 2012 yılı çok önemli.

NİRVANA'YA DOĞRU

* Yani bu görüşe göre 2012 yılındadünya yok mu olacak? Mayalar 2012 için 'zamanların sonu' diyor. Fakat bu dünyanın top yekun yok oluşu değil, bir fiziksel değişim. Daha önce yaşanan sanki tufan gibi düşünebiliriz. Bu fiziksel değişimlerle birlikte ruhsal değişimler de birbirleriyle orantılı devam ediyor. Her bir büyük fiziksel değişimlerle birlikte insanlık ruhsal değişimde yaşıyor. Şu ana kadar insanlar aşağıya inişi yaşadı. Birincisinde biraz daha kabalaştı, ikincisinde biraz daha, üçüncüsünde biraz daha... Dördüncünün sonunda tam anlamıyla bir dip yaptı. Bu yüzden 2012'yi Mayalar insanlığın yeniden yukarı çıkışın yaşanacağı bir çağ olarak tanımlıyor. Hatta çeşitli dinler bundan Altın Çağ, vaat edilen cennet veya Nirvana gibi bahseder. 2012'nin önemi burada. Aşağıya inen insanlık tekrar yukarı çıkacaktır. Bunun da ilk basamağı 2012'dir diyor Mayalar.

* 2012 yılında başlayacak olan bu yukarıya doğru çıkış ne kadar zamanda tamamlanacak? Bildiğimiz kadarıyla bu yukarı çıkış süreci başladı. Belki 2012 bir final olabilir. Bu bir süreç. Ancak tufanla kıyameti birbirine karıştırmamak lazım. Kıyamet ruhsal bir değişim, tufan ise fiziksel bir değişim demektir. Kıyamet hem tasavvufi hem de ezoterik (gizli öğreticilik) anlamda ayağa kalmak ve uyanmak demektir. Bu uyanıştan kastedilen ruhsal aydınlanmadır. Böylelikle dinsel metinlerin içindeki sembollerin anlamları da çözülebilecek ve dinsel metinlerde gizlenen gerçeklerle herkes yüz yüze gelebilecektir.

İKİ YILLIK HATA PAYI...

* 22 Aralık 2012 tarihi konusunda hiç şüphe yok mu? Mayalar'ın yakın geleceğimize ilişkin kehanetleri tüm ezoterik bilgilerle örtüşmektedir. Bu nedenleFİLM GERÇEK Mİ OLACAK? Felaketi anlatan The Day After Tomorrow (Yarından Sonra) filmi gösterime girdiği günden beri çok konuşuluyor. Son zamanlardaki belirtiler de 'acaba mı' dedirtiyor.verilen tarihin önemi çok büyüktür. Ancak bu tarihlemede iki yıllık bir hata payı bulunabileceği de gözardı edilmemelidir. Bunun sebebi Maya Takvimi'nin bizim kullandığımız Gregoryen Takvimi'ne çevrilişinde MÖ 1'den MS 1'e geçilmiş olmasıdır. Aradaki 0 atlanmıştır. Yaptığı araştırmada Astrofizikçi Cotterel de bu konuya dikkatleri çekmiştir.

* Bugüne kadar Mayalar'ın hangi kehanetleri yerini buldu? Şu anda bilimsel olarak ispat edilen dünyanın dört kez kutup değişimi geçirdiği. Bugün bu durum ispatlanmış durumda. Günümüz insanları bunu yeni keşfetse de, Mayalar bunun farkındaydılar. Bu bile başlı başına önemli bir şey.

* Mayalar'la ilgili tüm bu bilgilere nasıl ulaşıldı? Bütün bunlar dünyaca ünlü astro fizikçi Coterelli'nin bilgilerini bir BBC muhabiri Adrian Gilbert'in derlemesi sonucunda dünya kamuoyuna duyurdu. En önemli buluş da eski Maya kenti Palanque'deki Yazıt Tapınağı'nda buldukları mezar taşının kapağındaki şifreyi çözmeleriyle oldu.

* Şifre nasıl çözüldü? Simetriyle ilgili bilgileri çözerek çok önemli sonuçlara ulaştılar. Kapağın üzerindeki şerit motiflerini simetrik bir şekilde yan yana getirdiklerinde ortaya Jaguar ve bunun üzerinde de bir Yarasa sembolünün ortaya çıktığını gördüler. Mayalar'ın sakladıkları bu sembollerin bir anda belirmesi Cotterel'i şaşkına çevirmişti. Çünkü Mayalar'ın mitolojik yazıtlarında Jaguar beşinci yani bizim çağımızı, yarasa ise ölümü sembolize etmekteydi!... Kapağın üzerinde açık bir şekilde görülen "Güneş Haçı"nın üzerindeki ilikler ise Güneş'in manyetik iliklerini temsil etmekteydi. Bu da Mayalar'ın gizli mesajıydı. Yaşanacak trajedinin sebebi Güneş'te meydana gelecek olan manyetik değişimlerdir!.

"Üçüncü Dünya Savasinin hangi silahlarla olacagini bilmiyorum ama dördüncüsünün tas ve sopalarla olacagini söyleyebilirim"
Albert Einstein

Einstein bu sözleri söylerken Üçüncü Dünya Savasi'nin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlarla savasilacagini ve sonuçta insanligin büyük ölçüde yok olacagini kastetmisti. Bu arada simdiki teknoloji de yok olacak ve kalan tek tük insan hizla tas devrine dönecekti. Bu düsünce Soguk Savas'in getirdigi hizli silahlanma döneminde hayli revaçta olmustu. Nitekim Hollywood senaristlerinden kurgubilim yazarlarina kadar pek çok kisi yirminci yüzyilin ikinci yarisinda bu tezi isledi; aralarinda hasilat rekoru kiranlar da oldu.

Karamsar düsünceli kisilerin her zaman oldugunu, dünyanin sonu senaryolarinin her çagda üretildigini söylemek ve dolayisiyla bu gibi senaryolari göz önüne almamak mümkündür. Öte yanda dünyadaki nükleer silah stokunun kullanilmasi halinde, gerek ilk sokun ve gerekse kalinti radyasyonun etkisiyle dünyamizin yasanir bir yer olmaktan çikacagi da dogrudur. Özetle, isin olur ya da olmazini bir yana biraksak bile, böyle bir olasiligin var oldugunu inkar edemeyiz.

Daha önemlisi, gerek arkeolojik bulgularda, gerekse eski efsanelerde böyle bir savasin olduguna isaret eden pek çok sey var! 16 Subat 1947 tarihli New York Herald Tribüne gazetesinde söyle bir yazi çikti:

"New Mexico'da ilk atom bombasi patlatildigi zaman, çöl kumlarinin camlastigi ve yesil bir renk aldigi görüldü. Olay bazi arkeologlar için çok sasirtici oldu. Firat vadisinde kazi yapiyorlardi; önce 8000 yil öncesinden kalma bir katmanda tarim toplulugu kalintilarini, devam edince daha eskiden kalma hayvancilik yapan bir toplumun izlerini, biraz daha derinde daha da eski bir magara adami kültürünün kalintilarini bulmuslardi. Kazmaya devam ettiler ve bu kez yesil bir eriyik cam katmanina ulastilar..."

Camlasma etkisini çölde yildirim düsen noktalarda görebiliriz. Buna dayanarak olayin dogal nedenlerle oldugunu öne sürmek mümkün.Ancak yildirim etkisiyle olan camlasma genellikle dar kapsamli olup agaç köküne benzer bir yapidadir ve çok genis bir arazide, esit kalinlikta bir yesil cam katmani olusturmaz.
Tektitlerin dagilimi da düzenli degildir. Hem karada, hem de denizde bazi yerel yogunlasmalar yaninda bazi çok genis yaygin alanlar vardir. Bunlardan bazilari (örnegin Moritanya'da Aouelloul, Tasmanya'da Darwin Cami ve Kazakistan'daki Irgizitler gibi) krater formasyonu içinde olup bir gök cisminin çarpmasina baglanabilir. Ancak bu tez dünyadaki bütün tektit olusumlarini açiklamiyor.
Kesin görünen tektitlerin insan yapisi olmadigidir.

Bir baska tez tektitlerin ay kaynakli olabilecegidir. Bazi bilim adamlarina göre ayda patlayan bir yanardagin püskürttügü lav parçaciklaridir. Ancak bu tez ayda en az 750.000 yil önce bir volkanin indifa etmis olmasini gerektirir ki, bu da pek olasi degildir.
Tektitlerin dünya kaynakli olmasi ve volkanik faaliyetten kaynaklanmis olabilecegi tezi de öne sürülmüstür. Bu yoldan tektit olusumu için toprak veya normal kayalari bir anda içinde su ya da hava kabarcigi olmayan cam eriyigine dönüstüren ve de olusan parçaciklari atmosferin binlerce kilometre üstüne firlatacak bir süreç olmasi gerekir. Bu da olasi görünmemektedir. Üstelik bazi tektit bulunan yerlerde volkanik faaliyet isaretine de rastlanmiyor.


bir moldavit ôrnegi

John O'Keefe Scientific American dergisinde çikan bir incelemesinde bütün bu olasiliklari sayiyor ve sonuçta olayi Ay'daki volkanik patlamalara bagliyor. Ancak O'Keefe'in hiç söz etmedigi bir baska olasilik var: Yeryüzünde nükleer bir patlama olmus olmasi... Bazi bilim adamlari bu katmanlarin nükleer patlama sonucu olmus olabilecegini öne sürüyorlar. Güçlü bir dayanak noktalari var: New Mexico'da görülen camlasma... Bu tez bizi dogal olarak dünyamizda çok eskiden nükleer bir savas oldugu olasiligina götürüyor. Örnegin Sudan'da Cebel Barkal dagindaki iz... Ne oldugu anlasilamadi ama çok büyük bir patlama sonucu olmus görünüyor.


Sudan - Cebel Barkal dagi

 

Çevredeki tas ve çakillar simsiyah olmus.Bu dag bölge sakinlerince kutsal sayiliyor. Eteklerinde Misir Tanrisi Amon'a ait bir tapinak harabesi var. Yaklasik 90 m yükseklikte, ulasilmasi en zor yerde bazi yazilar var. Kalintilari bulan National Geographic ekibinden Timothy Kendall bunun "muhtesem bir mühendislik eseri oldugunu" söylemis.
Cebel Barkal'in nükleer bir patlama sonucu olup olmadigini bilmiyoruz. Ayni sekilde Avustralya'daki ünlü Ayers Kayasi'nin da nasil olustugunu bilmiyoruz. Ancak dünyamizda daha önce nükleer patlamalar olduguna dair bazi göstergeler var. Kutsal kitaplardan Sümer tabletlerine, Hint vedalarina kadar pek çok yerde karsimiza çikiyor ve çogu zaman yalniz patlamayi degil radyasyon etkisini de anlatiyorlar. Gerçi bunlar genellikle son 35000 yil içinde geçiyor ama, bu bile klasik tarih kurgusuna aykiri, daha önemlisi eger bir kez olmus ve yerel bir uygarligin yok olmasina neden olmussa, daha önce de olmus olamaz mi?

Sitchin'in alternatif tarih dizininde, Sümer Tanrilarinin bir savas sirasinda nükleer silah kullandigi söyleniyor. Bu kurguya göre olay MÖ 2024 yilinda olmus! Izleri bugün bile açikça görünüyor
Simdi bu olayin eski kayitlara göre nasil olduguna bakalim. Ilk referansi Tevrat'in ilk kitabi olan Tekvin'in 18 ve 19. bölümlerinde görüyoruz. Burada Sodom ve Gomora:nin yok olusu anlatiliyor...
Özetle, Tanri günahlarindan ötürü, Sodom ve Gomora kentlerini cezalandirmaya karar verir. Ancak bunu Ibrahim'e bildirmek ister. Ibrahim Tanriyla pazarliga girer ve Sodom'da on günahsiz kisi bulunursa kentin bagislanacagi sözünü alir. Tanri Sodom'a iki melek gönderir. Melekleri Lut karsilar ve evine misafir eder. Ancak kent halki Lut'un evini basar; melekler hepsini kör eder, kapiyi bile bulamazlar. Melekler Lut'a hemen kaçmasini, çünkü kenti yok edeceklerini söyler. Lut yakinlarina haber verir ama ciddiye alinmaz. Ertesi sabah Lut'a karisini ve kizlarini alip hemen kaçmasi söylenir. Lut tereddüt edince, melekler hepsini kent disina çikarir. "Hemen uzaklasin ve ne olursa olsun, sakin arkaniza bakmayin." deyip kente dönerler. Lut civardaki Zoâr köyünde saklanir. Günes yükselirken Tanri Sodom ve Gomore'nin üstüne yanan kükürt yagdirmaya baslar. Her iki kent içindeki tüm canlilarla birlikte yok olur. Ancak Lut'un karisi geriye bakar ve aninda bir tuz sütununa dönüsür. Ertesi gün Ibrahim Tanriyla görüstügü yere gider ve Sodom'la Gomora'nm bulundugu yerde sadece duman bulutlarinin oldugunu görür.
Öykü budur. Ancak çok farkli yorumlari vardir.


Sina çölündeki felaket izi.Resim Apollo 7 uzay aracindan çekilmistir.Ortada beyaz çizgiler çok belirgindir.

 

Sitchin'in Sodom ve Gomora'nin yok olmasini nükleer bir patlamaya bagladigini görmüstük. Ama bununla da yetinmiyor ve bölgede El Lisan olarak bilinen burnun batisinin kapali oldugunu ve patlama sonucu açilarak alttaki derin vadiyi doldurdugunu söylüyor.. Eger oralarda bir fay hatti varsa, patlama bir zelzeleyi tetiklemis ve kapali kismin çökerek sularin asagi akmasina yol açmis olabilir..
Sitchin bu varsayimini Sümer tabletlerine bagliyor. The Wars of Gods and Men adli kitabinda yazdigina göre savas daha önce de oldugu gibi Sümer Tanrilari (ya da Nibirulular) özellikle Marduk ve Ninurta arasinda geçiyor.
Marduk tekrar Babil'i ele geçirmek istemektedir. Hitit ülkesinde 24 yil süren sürgün yillarindan sonra bunu basarir. Yaninda oglu Nabu, karsisinda Ninurta ve Nergal/Erra vardir. Iki ordu Nipur yakinlarinda karsilasir. Savas sirasinda kentteki kutsal Ekur Tapmagi kirletilir ve yagma edilir. Bu tapmak Enlil'e adanmistir ve Enlil olayi duyunca, oglu Ninurta'ya kimin yaptigini sorar. Ninurta Marduk'la Nabu'yu suçlar; oysa esas suçlu Erra'dir...
"Insafsiz Erra
Kutsal yere girdi
Kutsal yerde mevzilendi,
Bakti Ekur'a.
Açti agzini ve yanindaki gençlere
'Ekur'un ganimetlerini alin
Degerli her seyi götürün
Temellerini tahrip edin
Tapinak bölümünü yikin' dedi."
Enlil yüzlerce yildir süren bu ihtilafi kökünden çözmeye karar verir ve yalnizca Babil ve Marduk'u degil, Borsippa ve Nabu'yu da cezalandirmayi planlar. Ancak Nabu batiya kaçar.
Hiçbir metinde kesinlikle belirtilmemis ama Nabu'nun kendi taraftarlarinin bulundugu Kenan ülkesine siginir... Ve Erra bütün bölgeyi yok eder:
"Fakat Marduk'un oglu (Nabu)
sahil ülkelerine geldiginde,
kötülük rüzgarinin temsilcisi (Erra)
ovalari sicakla yakti."

Bu satirlarla Tevrat'taki Sodom ve Gomora öyküsü arasindaki baglantiyi görmek için hayal gücünü zorlamak gerekmiyor. Tevrat'ta Tanri günahlari nedeniyle Sodom'la Gomora'yi cezalandiriyordu. Babil kökenli Erra Destani'nda ise Erra Nabu'nun tarafini tuttuklari için o bölgedeki kentleri cezalandiriyor.
Ninova'da Asurbanipal kütüphanesinde bulunan tabletlerden derlenen Erra Destani olayin ardinda daha ciddi nedenler oldugunu gösteriyor.

Özetle:
Her kriz döneminde oldugu gibi, yeryüzündeki Nibiru Tanrilari Savas Meclisi'nde toplanmislardi. Anu'yla devamli görüsüyorlardi. Erra Meclis'te Marduk'un Babü'den zor kullanarak çikarilmasini önerdi. Enki büyük oglunu (Marduk) savundu ve küçük ogluna (Nergal/Erra) niye Babil halki Marduk'u istedigi halde karsi çiktigini sordu. Tartisma uzadi, sonunda Enki kizdi ve Erra'yi huzurundan kovdu.
Bunun üzerine Erra tek basina hareket ederek ölüm silahlarini kullanmaya karar verdi... "Topraklari yok edecegim. Toz yigini haline getirecegim. Sehirler darmadagin olacak. Daglar dümdüz olacak. Hayvanlar yok olacak. Denizler dalgalanacak, içinde yasayanlar ölecek. Halklar yok olacak, ruhlari buharlasacak. Hiç kimse kurtulmayacak."
Erra'nin sözlerinden kullanilacak ölüm silahinin nükleer bir silah oldugu anlasiliyor. CTxvi44/45 olarak bilinen bir baska metne göre, Afrika'da Erra'nin bölgesine komsu bölgede hüküm süren Gibil, olayi Marduk'a bildirir:
"Bizzat Anu'nun yaptigi bu 7 silahin tüm kötü gücü sana yönelecek" der. Marduk bu silahlarin nerede saklandigini sorar. Gibil silahlarin daglarin altinda, yeraltindaki bosluklarda oldugunu, ancak tam yerini en bilge Tanrilarin bile bilmedigini söyler. Marduk korkar ve hemen babasi Enki'ye gider. Ancak silahlarin nerede oldugunu Enki de bilmemektedir. Savas Meclisi toplanir. Uzun tartismalar sonunda karar Anu'ya birakilir. Karar yalnizca belirli hedeflerin seçilmesi, oralarda bulunan Anunnaki'lere ve uzay istasyonlarini yöneten Igîgi'lere haber verilmesi ve insanlara zarar verilmemesidir. Ancak bu arada Erra atesleme prosedürünü baslatmistir. Anu'nun karari bildirilince, Marduk ile Nabu ve insan taraftarlari disinda kalanlara önceden haber verilmesini kabul eder. Ninurta son bir kez Erra'yi insafa getirmeye çalisir. "Iyileri de kötülerin yaninda, suçsuzlari da sana karsi suç islemis olanlarla birlikte mi yok edeceksin" der.

Bu sözler Tevrat'taki öyküde Ibrahim'in Tanriya söyledikleriyle hemen hemen ayni... Sonunda Erra kabul eder; denizleri ve Mezopotamya'yi saldiri disinda birakacak ve hedef olarak Nabu'nun saklanma ihtimali olan kentleri seçecektir. Erra'nin esas hedefi uzay istasyonunun Marduk'un eline geçmesini önlemektir. Bu nedenle Sina'daki istasyon da hedef seçilir. Enlil ve Anu bu plani onaylar ve Erra daha fazla vakit kaybetmeden uygulamaya geçer: "Isum9 En Üstün Dag'a10 dogru hareket eder, Esi olmayan korkunç yedili silahlar pesindedir, Kahramanimiz En Üstün Dag'a ulasinca elini kaldirir, Ve dag yok olur,
Sonra En Üstün Dag'in civarindaki Ovalari tahrip eder
Ormanlarinda bir agaç gövdesi bile dik kalmaz..." Bu sirada Erra Ürdün ovalarina gider ve Sodom'la Gomora'yi yok eder...
"Erra Krallarin Karayolu'nu izledi Kentleri bitirdi Issizliga terk etti onlari Kitlik getirdi daglara Hayvanlari yok etti."
Plana göre Mezopotamya bagislanacak, yani direk nükleer bombaya hedef olmayacakti ama evdeki hesap çarsiya uymadi! Ak deniz'den esen rüzgarlarin etkisiyle radyoaktif bulutlar Sümer ülkesine dogru kaydi. Bu da Sümer uygarliginin sonu oldu.

Nipur, Uruk, Eridu gibi kentler birdenbire ne oldugunu anlayamadiklari bir felakete ugradilar. Radyoaktif ölüm tüm Güney Mezopotamya'yi kapladi: "Issizlasti kentler, Evler terk edildi, Ahirlar terk edildi, Agillar bos kaldi, Sümer sigirlari ahirlarda yok artik, Koyunlari kirlarda gezmiyor, Nehirlerinde aci sular akiyor, Arazisinde kuru, solgun bitkiler büyüyor."

Dikkat edilirse, binalarin, ahirlarin, agillarin kaldigi ancak insan ve hayvanlarin öldügü söyleniyor. Onun için de olaydan yok olma degil, issizlasma olarak söz ediliyor. Bu satirlar insana maddi tahribat yapmayan, ama bütün canlilari öldüren nötron bombasini hatirlatiyor. Sina'daki izler bir gök cismi çarpmasindan kaynaklanmis olabilir ama bu çarpma yüzlerce km uzaktaki Sümer kentlerine radyoaktif ölüm getirmezdi!
Uzmanlarin yaptigi tahminler radyoaktif bulutun Sümer ülkesini yaklasik 24 saat içinde geçtigini ve ancak doguda Zagros Daglari'na geldigi sirada etkisini kaybettigini belirtiyor.
Sümer'in basina gelen felaketten söz eden çok sayida agit tabletleri var. Bu metinlerden Tanrilarin da sok geçirdigini ve alelacele kaçtiklarini anliyoruz. Örnegin Inanna bir denizaltiyla Afrika'ya kaçiyor; kaçarken de mücevherlerini bile yanma alamadigindan yakiniyor... "Böylece bütün Tanrilar Uruk'u terk etti, Uzak durdular oradan, Daglara saklandilar, Uzak ovalara kaçtilar."
Kuzey'de kalan Babil etkilenmemisti. Ancak güneyde olup bitenleri endiseyle izleyen Marduk babasi Enki'ye ne yapacagini sordu. Enki kuzeye kaçmasini, bu mümkün olmazsa yeralti siginaklarina girmesini söyledi.
Tanrilar da Anu'nun korkunç silahlari karsisinda duramamisti!
Bu öyküde anlatilan bir uygarligin yok olusudur. Ancak tarihte baska benzer öyküler de var...
Mormon Tarikati Hiristiyanlik semsiyesi altinda ayri bir özerk kilisedir. Halen ABD'nin Utah eyaletinde yogunlasmislardir. Dünya, Mormonlari genelde çok esliligi (polygamy) kabul eden bir toplum olarak tanir. Kurallari, felsefesi pek bilinmez. Kurucusu New York'da yasayan Joseph Smith adli bir gençtir. On dokuzuncu yüzyil baslarinda henüz 1415 yaslarindayken yasadigi Manchester kentindeki din çekismelerinden rahatsiz olmus ve evinin yakinindaki bir tepeye çikarak Tanriya dua etmistir. Amaci kafasindaki sorularin yanitlarini bulmaktir. Smith umdugunun çok daha fazlasini bulur.

Kendi ifadesine göre:
"Bir güç sardi çevremi. O kadar etkilendim ki, dilim tutuldu, konusamadim. Çevrem kapkaranlik oldu... Tepemden asagi bir isik sütunu indi... Üstümdeki baglarin çözüldügünü hissettim. Sonra iki çok görkemli kisi gördüm. Havada duruyorlardi. Bir tanesi, bana ismimle hitap etti ve yanmdakinin sevgili oglu oldugunu, onu iyi dinlememi söyledi..."

Bu öykü daha sonra UFO'larla ilgili olarak çok duydugumuz yakin temas gibi görünüyor. Ziyaretler devam etti, Mormon Kilisesi kuruldu ve New York'ta bir tepenin üstünde baslayan olay bugün 6 milyona yakin üyesi olan, zengin bir tarikat haline geldi.

Bizim amacimiz Mormonlari incelemek degil ama, Mormon Kitabi olarak bilinen kitaptaki bazi ilginç bölümlere kisaca bakabiliriz. Çünkü Book ofNephi adli bu bölümde tipki eski Sümer tabletleri ve Tevrat'ta anlatildigi gibi Kuzey Amerika'nin da bir nükleer felaket geçirdiginden söz ediliyor.
Mormonlara göre bu kitap Incil'in karsitidir. Nitekim eski Amerika tarihi ile Incil'de nakledilen tarih arasinda baglantilar kurmaktadir. Smith kitabi meleklerin yol göstermesiyle topragi kazarak buldugu metal plakalardan desifre ettigini söylüyor.

Bu noktada bir an duralim. Joseph Smith bir meczup olabilir. Kurdugu tarikatin hezeyan ürünü oldugu kabul edilebilir. Ancak asagida görecegimiz gibi Kuzey Amerika'daki nükleer savas ve sonuçta bazi uygarliklarin yok oldugu hakkinda yazilanlar dikkat çekicidir.

Simdi Book ofMormon 'un bu konuda dediklerini özetliyelim:
"34. Yilin ilk ayinin dördüncü gününde ülkede o güne kadar esi görülmedik büyük bir firtina çikti. Müthis bir kasirgaydi; dehset verici gök gürültüleri dünyayi parçalayacakmis gibi salladi... Esi görülmedik yildirimlar düstü. Zarahemia kenti tutustu. Moroni kenti denizin dibine batti, üstüne toprak yigildi ve bir dag olustu... Güneydeki ülkelerde büyük tahribat oldu. Kuzeyde ise daha büyük ve daha korkunç tahribat oldu. Ülkenin çehresi degisti... Yollar yarildi, düz arazi sarp hale geldi... Pek çok büyük kent yikildi, olusan hortumlar insanlari alip götürdü...
Felaket üç saat sürdü. Sonra dünyayi kapkara bir bulut kapladi. Sag kalanlar isik yakamadi. Ne Günes, ne Ay, ne de yildizlar görüldü... Karanlik üç gün sürdü..."

Özgün metin çok daha ayrintili, ancak bazi sorulara yol açiyor. Örnegin sözü edilen kentler neredeydi? Amerika'da görkemli harabeler var ama, Book of Mormon'un söyledigi kentlerle herhangi bir iliski kanitlanmis degil! Buna karsi söylenilen, Tanrinin o kentleri tümüyle yok ettigi ve Sodom ve Gomora gibi, izinin bile kalmadigidir.
Metinden anlasilan MS 34 yilinda Kuzey Amerika'da büyük bir felaket oldugudur. Nükleer patlama açiklamalardan biri olabilir ama, bir gök tasi bombardimani ya da çok büyük bir deprem gibi ihtimaller de var.
Joseph Smith'in Incil'den büyük ölçüde etkilendigi açikça görülüyor. O yillarda dünya henüz Sümerler'in varligini bile bilmiyordu. Kayip uygarliklar çok sonra gündeme gelecek, Donnelly Atlantis'den 50, Churchward Mu'dan 100 yil sonra söz edecekti. Nükleer teknolojinin gelismesine de daha 100 yildan fazla vardi. Özetle Smith bunlardan esinlenmis olamaz. Ayni sekilde Smith'in genis bir klasik kültüre sahip olmadigi ve bu nedenle Platon ya da Hint vedalarmi okumus olmasi pek mümkün görünmüyor. Bu durumda sözü edilen felaketi Sodom ve Gomore olayinin Amerika kitasina adapte edilmis sekli, belki de Kizilderili efsanelerindeki yok olma motifleriyle birlestirilmesi olarak düsünebiliriz.

Incil gerçekten de çok sayida felaket motifleri içerir. Örnegin son bölümde Aziz John, Apokalips'i (Kiyamet Günü) söyle anlatiyor:
"Yedinci mühür sökülünce Tanrinin önünde duran yedi melegi gördüm. Hepsine birer boru verildi. Sonra minberin önündeki baska bir melek altin buhurdanliga buhur (incense) doldurdu. Buharlar Tanrinin önündeki meleklerin dualariyla yükseldi. Melek buhurdanliga minberin üstündeki atesten koydu ve Dünya'nm üzerine firlatti. Gök gürültüleri duyuldu, simsekler çakti ve bir deprem oldu.
Sonra birinci melek borusunu öttürdü. Dünyaya kanla karisik dolu ve ates yagdi. Dünyanin üçte biri, agaçlarin üçte biri ve yesil çimenlerin bütün yapraklari yandi.
Sonra ikinci melek borusunu öttürdü. Yanmakta olan kocaman bir daga benzer bir sey denize düstü. Denizin üçte biri kana dönüstü; deniz yaratiklarinin üçte biri öldü; gemilerin üçte biri batti.
Sonra üçüncü melek borusunu öttürdü. Bu kez mesale gibi yanan bir yildiz düstü ve Dünya'daki akarsularin ve su kaynaklarinin üçte birini acilastirdi. Bu aci suyu içen insanlar öldü.
Sonra dördüncü melek borusunu öttürdü. Günes'in, Ay'in ve yildizlarin üçte biri aldiklari darbenin etkisiyle isiklarinin üçte birini kaybettiler. Gündüzün üçte birinde isik olmadi ve de gecenin üçte birinde...
Sonra besinci melek borusunu öttürdü. Dünyaya düsen yildiza cehennemin anahtari verildi. Açilan kapidan firin kapagi açilmisçasina çikan yogun duman Günes'i ve havayi karartti. Dumanin içinden çekirgeler çikti; hepsine akrep gücü verilmisti. Çimenlere, agaçlara ve diger bitkilere zarar vermemeleri, yalnizca alninda Tanrinin isareti olmayan insanlara hücum etmeleri söylendi. Bu hücum öldürücü degildi ancak maruz kalana bes ay süreyle inanilmaz aci verecekti. Öyle ki, bes ay ölümü arayacak ama bulamayacaklardi. Ancak yolda iki felaket daha vardi...
Sonra altinci melek borusunu öttürdü. Tanrinin oturdugu altin tahtin dört kösesinden gelen ses melege büyük Firat Nehri'nin yaninda bagli bekleyen dört melegi serbest birakmasini söyledi. Melekler bu günü bekliyorlardi. Görevleri insanlarin üçte birini öldürmekti. Bunu 200 milyon süvariyle gerçeklestirdiler. Atlarin agzindan çikan ates, duman ve kükürt veba salgini saldi Dünya'ya...
Artik Tanrinin planinin son asamasina gelinmisti...
Ve yedinci melek borusunu öttürdü. Gökyüzünden gelen sesler artik Dünya'yi yönetme gücü yalnizca Tanriya ve onun Mesih'ine aittir diyordu."

Bu bölümde gökyüzünde Günes'i elbise olarak kullanan bir kadin dan söz ediliyor. Kadin hamile ve çocugunu dogurmak üzeredir. Derken bir ejderha çikar; Mikail ve melekleri ejderhayla savasir. Bu ejderha Seytan'dir; savasi kaybeder ve yeryüzüne atilir. Bu kez çocugunu dogurmus olan kadinin pesine düser, amaci çocugu öldürmektir ama bunu basaramaz.

Öykünün bu bölümü hemen bütün dinlerde gördügümüz karanlikla aydinlik ya da kötüyle iyinin kavgasidir. Aziz John ya da her kim yazdiysa bu bölümü kiyamet günü senaryosuna monte etmis gibi görünüyor.
Ancak Tanrinin gazabi henüz sona ermemistir. Yedi melek bu kez sirayla ellerindeki çanaklarin içinde bulunan belalari Dünya'nin üstüne döker. Yukarida anlatilanlara benzer felaketler sarar Dünya'yi...
Daha fazla ayrintiya girmeden bir hususu vurgulamak gerekiyor: Aldigi dini ögretilerin etkisinde kalmis, degisik yorumlarla kafasi karismis, elindeki tek kaynak Incil olan ve onu Tanrinin sözü olarak kabul eden kisilerin bu gibi yok olus senaryolarina baglanmasi ve bu senaryolari çesitli zaman kesitlerine uygulamasina pek de sasirmamaliyiz.

Bence bütün din kitaplarinda, bütün efsanelerde, bütün folklorda, özetle insanligin bütün kültür birikiminde bu gibi öykülerin yer almasi Dünya'mizin geçmiste gerçekten bazi büyük felaketler geçirmis oldugunu kanitliyor. Bu felaketlerin bir kismi gök cismi çarpmasi gibi dogal nedenlerden kaynaklanmis. Bunu çagdas bilim de inkar etmiyor. Peki ama insan kaynakli felaketler de olmus olabilir mi?
Eski çaglardan kalan mesajlarda denizaltilardan uçaklara, gen mühendisliginden uzay teknolojisine, ultrasonik araçlardan atomik sistemlere kadar günümüzün en ileri konularini içeren referanslar var. Eski insanlar matematik, astronomi ve diger temel bilimlerde sanilandan çok ileri düzeylere ulasmislar. Ve bu uygarliklar neredeyse hiçbir iz birakmadan yok olmuslar.

Bir hayali senaryo üretelim: Çok eskiden, dünyanin bir kösesinde çok ileri teknolojilere sahip, ileri bir uygarlik var. Bu uygarlik dünyanin geri kalmis diger bölgelerini kontrolü altina almis, bir sömürge düzeni kurmus, hammadde kaynaklarini oralardan sagliyor. Oralardaki ilkel insanlar bu uygarligi "Efendimiz" olarak görüyor. Ters giden bir sey olursa uçaklarini gönderiyor, bombalarini atiyor." Askerleri en ufak bir isyani bile siddetle cezalandiriyor.
Bu uygarlik uzak noktalarda bazi üsler kurmus. Gerek merkezde, gerekse bu üslerde nükleer ve biyolojik silahlar depolanmis. Genetik laboratuarlar haril haril çalisiyor ve yeni ölümcül virüsler üretiyor. Atom santrallerinde daha güçlü nükleer silahlar yapiliyor. Bunlar dünyadaki silah stokuna ekleniyor.
Yönetim aristokrat denebilecek bir sinifin elinde; bu kisiler otoritelerini kesinlikle paylasmiyor, aralarina diger siniflardan kimseyi sokmuyorlar. Ancak bazi üslerde zamanla bu durumdan memnun olmayan ve basa kendi geçmek isteyen kisiler çikiyor. Sonuçta bir ayaklanma oluyor ve hareketin lideri elindeki nükleer silahlari merkeze karsi kullaniyor. Merkez tahrip oluyor; oradaki nükleer silahlar da tetiklenip patliyor; yikilan genetik laboratuarlardaki virüsler havaya dagiliyor. Sonuç: Merkezde tas üstünde tas kalmiyor. Ilk soku atlatanlar bir yandan radyoaktivite, öte yandan ölümcül virüslerin dagilmasiyla ölüyor.
Bu arada patlamalarin siddetiyle fay hatlari hareketleniyor, büyük depremler oluyor, ardindan volkanik faaliyet basliyor, dev tsunami dalgalari sahil kentlerini vuruyor. Ayakta kalan binalar ve hala sag kalmis insanlar da yok oluyor. Bölgede yasam olanagi kalmiyor ve bu durum yüzlerce yil devam ediyor.
Bu senaryonun bir alternatifi de orta büyüklükte örnegin Chixculub'a vuran gök cismi gibi bir cismin hayali uygarligimizin merkezine çarpmis olmasi... Birincide insan yapisi, ikincide dogal kaynakli bir felaket söz konusu!
Senaryomuz tamamen spekülatiftir ve dogru olup olmadigi hakkinda kesin bir sey söylemek imkansizdir. Tarihin tekerrürden ibaret oldugu sözünü bilimsel bir ilke gibi kabul eden ve "bugün olabiliyorsa, önceden de olmus olabilir" mantigina dayanan kisiler bu gibi senaryolari üretmeye devam ediyor!
Tabii bu yok olus senaryolarinin gelecege dönük sekilleri de var. Her çagda ortaya çikan felaket tellallari kiyametin yaklastigim haber vermis, kimileri çok kesin tarihler de koymustur. Bu konuda en çok bilinenlerin basinda Nostradamus gelir.


Kim oldugunu belirtmeye gerek yok sanirim

Michel de Notredame 1503 yilinda Fransa'da St. Remy de Provence kasabasinda dogdu. Tahsilini Avignön'da yapti, sonra Montpellier Tip Okulu'nu bitirdi. Fotografik bir hafizasi vardi, bir kez okudugunu en küçük detayina kadar hatirlayabiliyordu.Evlendi, iki çocugu oldu. Ancak önce çocuklari, sonra da karisi öldü. Daha sonraki yillarda Italya ve Fransa'da dolasti. Durugörü(clairvoyance) yetenegi bu yillarda çikti. O yillarda Avrupa'yi kasip kavuran veba salginiyla mücadele etti. Bir yandan da Misir ve Kaide büyü sistemlerini inceliyordu.

1547 yilinda Salon kentine yerlesti. Tip ve astroloji mesleklerini icra ederken kehanetlerini de yazmaya basladi. 1566 yilinda öldü. Yakin dostu de Chevigny'nin dediklerine göre kendi ölümünü bir gün öncesinde haber vermisti.

Kehanetler kitabinin önsözünde ikinci evliliginden dogan oglu Sezar'a sunlari söylüyor:

"Dünya çapindaki tutusma pek çok felaketler ve ihtilaller getirecek. Neredeyse tüm topraklar su altinda kalacak. Bu sadece tarih ve cografya kalana kadar sürecek... Çesitli ülkelerde çikan ihtilallerin öncesinde ve sonrasinda yagmurlar çok azalacak. Çok yanginlar olacak, gökten ates saçan mermiler düsecek ve bu son tutusmadan önce olacak..."

Nostradamus "son tutusma"nin 1999 yilinda olacagini söylemisti. Bu tarih dogru çikmadi. Ancak Nostradamus'un Fransa Ihtilali'nden Ikinci Dünya Savasi'na kadar pek çok kehaneti dogru çikmistir. 4500 yil öncesinden hassas tarih vermek ne ölçüde hatasiz olabilir?

Öte yanda, Nostradamus son derece muglak ifadeler kullanmis, kendine göre sifreli isimler vermis, dörtlüklerinde kronolojik bir sira kullanmamistir. Dörtlüklerinde sistematik bir kodlama var midir? Bazi arastirmacilar, örnegin Hewitt ve Loire bunu destekliyor; Nost radamus: 1992'den 2001'e Kehanetler adli kitaplarinda harfleri yenileme ve eritme adini verdikleri bir metotla Nostradamus'un bazi kehanetlerini çok kesin sekilde yorumluyorlar, tabii kendilerine göre!

Ben Nostradamus'un bulabildigim dörtlükleri arasinda "Dünyanin sonu" konusunu ele alan bir tane buldum. O da söyle diyor:
"Çok sayida insanlar (askerler) toplandiktan sonra,
Daha da büyügü hazirlaniyor, Tanri çaglari yenileyecek,
Ihtilal ve kan dökülmesi kitliga, savasa ve türlü belalara yol açacak.
Gökyüzünde ates görünecek, içinden roketler geçecek."
Bu dörtlügü kitalar arasi güdümlü füzelerin kullanildigi Üçüncü Dünya Savasi olarak yorumlamak mümkün, ancak nükleer baslik olup olmadigi anlasilmiyor.

Baska bir taninmis çagdas kahin Edgar Cayce'dir. Cayce esas felaketin Amerika kitasinda olacagini, Los Angeles, San Francisco gibi kentlerin yok olacagini, dogu sahillerinin büyük degisimlere ugrayacagini söylemektedir. Cayce'e göre direkt bir nükleer tehlike yoktur ama uzaklarda yapilacak bir ya da birkaç denemenin çok büyük depremleri tetikleme olasiliginin bulundugunu hatta Dünya'nin eksenini degistirecegini söylüyor.

Ancak Cayce felaket sonrasinda dünya haritasinin çok büyük ölçüde degisecegini ve pek çok yerin su altinda kalacagini söylüyor. Yani kutuplardaki buzlar eriyecek, bir çesit tufan olacak. Ergun Candan Kiyamet Alametleri adli kitabinda Cayce'in hayal ettigi haritayi vermis .

On ikinci yüzyilda St. Hildegard hem kiyameti, hem de kiyametten sonra gelecek tufani haber vermisti. Özetle:
"Zorlu ve kanli savaslar, birbiriyle yarisircasina patlak verecek. Sayisiz insan ölecek. Kentler harabeye dönecek... Toplum bu felaketler sonucunda tamamen arindiktan sonra bir süre dogruluk egemen olacak... (Ancak) Dünya halen yedinci çagi yasiyor ve bu çagin sonunu Son Gün izleyecek..."

Jean de Vatiguerro" 1524 yilinda Liber Mirabilis adli bir kitap yayimladi. Kitapta söyle diyordu:

"Dünyanin pek çok yerinde korkunç depremler olacak, üstünde yasayanlar topragin derinliklerine gömülecektir. Kentler, kaleler, satolar yer sarsintilariyla yikilacak, deniz kükreyecek ve tüm dünyaya bas kaldiracaktir. Hava insanlarin insafsizligiyla bozulacak ve zehirlenecektir." Son cümle ilginç, çünkü günümüzdeki hava kirlenmesiyle direkt baglantili.

Bir diger ilginç kahin St. Malachy'dir. O da on ikinci yüzyilda yasamistir. Kehanetlerini papalik kurumu üzerine yogunlastirmis ve kendinden sonraki dönemlerde gelecek papalarla ilgili çok isabetli tahminlerde bulunmustur. Örnegin bir önceki Papa'nin (Jean Paul I) seçildikten bir ay sonra ölecegini bilmistir. St. Malachy 111 papa saymaktadir. 2005 yilinda ölen Papa Jean Paul II zamaninda Günes'ten kaynaklanan bazi atmosferik degisiklikler ve depremler olabilecegini söylemis, bu pek ciddiye alinmamis ama 11 Agustos 1999'daki Günes tutulmasindan sonra dünyada sik sik deprem oldugu da görülmüstür.

St. Malachy'nin en önemli kehaneti papalik kurumunun 111. Papa'dan sonra ortadan kalkacagidir. Bu kisinin kim olacagini henüz bilmiyoruz, ancak bazi arastirmacilar bunu "Ya dünyanin sonu gelecek, ya da Hiristiyanlik çok büyük bir degisim geçirecek!" seklinde yorumlamaktadirlar.

Diger ilginç husus St. Malachy'riin projeksiyonundaki tarihlerle Nostradamus'un ayni zaman dilimine denk gelmesidir. Bu dilim yirmi birinci yüzyilin ilk çeyregidir... Ve bu Mayalarca yasadigimiz çagin sonu olarak kabul edilen 22 Aralik 2012 tarihine de denk gelmektedir. Nostradamus'un St. Malachy'den esinlendigini kabul edebilir ve tarih benzerligini bu yoldan açiklayabiliriz ama St. Malachy'nin Maya takviminden esinlenmis olabilecegi pek inandirici olmaz.





  
 


27/7/2009

MİTOLOJİ

Mitoloji Nedir?

Mitoloji kelimesi, yunanca mythos ( masal - hikaye ) ve logos ( söz ) kelimesinden yapılmıştır. Mitoloji; çok ski zamanlarda gelmiş ve yaşamış olan ulusların  inandıkları tanrıların,  kahramanların, devlerin ve  perilerin hayat ve bahseden hikayelerdir.

Her toplumun kendine özgü bir mitoloji maceraları vardır. Ve temsil ettiği topluluğun aynası gibidir. Mitolojiler toplumdan topluma farklılık gösterdiği gibi ortak yanlarda çok bulunmaktadır. Mitolojide geçen öykülerin hepsi hayal ürünü değildir. Birçok mitolojide geçen tufan olayı, yapılan kazı ve araştırmalar sonuçu gerçek olduğu ispatlanmıştır.
  Mitolojilerin en güzeli olarak olarak kabul edilen klasik mitoloji ( Greek mitoloji ) deki öykülerin tamamına yakın bir bölümü ya Anadolu da geçmektedir, yada anadolu ile ilintilidir.

Mitoloji Tanımı İçin Söylenenler:

Carl Gustave Jung’a göre, “Kendi içsel görümüze göre ne olduğumuz ancak mitos aracılığıyla ifade edilebilir. Mitos bilimden daha bireyseldir ve yaşamı ondan daha kesin biçimde ifade eder

Murry Hope’ye göre,  Gerçekte tüm mitler gerçeğin bir parçasını içerirler. Kimi yetkelerin salt mitolojisi saydığı Oera Linda Kitabı, Tufan öncesi ve sonrasındaki kadim Frisya halklarının tarihini aktarmaktadır. (Atlantis Efsane mi Yoksa Gerçek mi? sf. 38,39)

Brockhaus adlı Alman ansiklopedisine göre, “Tarihde adı geçmeyen, artık unutulmuş büyük kahramanlara ait efsaneler, mitolojinin kadrosuna girer" (Prof. Dr. B. Ögel. Türk Mitolojisi Cilt 1. sf. 5 ).

E. A. Gardner’e göre, Mitoloji, ”Tabiat varlıkları ile olaylarına, kişilik verme sureti ile anlatma şeklidir  (Prof. Dr. B. Ögel. Türk Mitolojisi Cilt 1. sf. 5 ).

Prof. Dr. B. Ögel’e göre, “Efsanelerin kendilerine Mythus veya Mythe denir. Mitoloji ise bu efsaneleri inceleyen bir ilim koludur. Mitoloji araştırmaları, din tarihi incelemeleri ile de yakından ilgilidir. Fakat mitoloji, yalnızca bir din tarihi de değildir.

Mitoloji, insanlığın ruh aleminin sembollerle ifade edilmiş bir aynasıdır.  (Prof. Dr. B. Ögel. Türk Mitolojisi Cilt 1. sf. 5,6 ve19)

Ayça Akgüner’e göre Mitoloji, “Efsane Bilimi”dir. Yani ilkel insanların ve insanüstü varlıkların başından geçen masalsı olayların incelenip anlatılmasıdır. Eski çağlarda yaşamış olan insanların doğa olaylarına, sosyal ilişkilerine, dini inançlarına bakış açılarının yorumlanmasıdır. Her ulusun, her ülkenin tarihi; çeşitli efsaneleri, destanları, kahramanlık öykülerini, inanç sistemini tanrılarını, insanlarını, masallarını, söylencelerini barındırır.”

Yukarıdaki alıntılarda mitolojinin ne olduğu çok iyi bir şekilde ifade edilmiştir. Çünkü mitoloji, doğa üzerine işlenmiş olan prototipler’in (İlk Örnekler) harici kısmının hayâllerde canlandırılarak (veya onları canlı görerek) anlatılma şeklidir. Bir başka deyişle, kadim inisiyecilerin trans halindeyken doğa üzerinde gördükleri resim ve şekilleri, doğa üstü olaylarla süsleyerek anlattıkları hikayelere mitoloji adı verilmiştir.

27/7/2009

TİTANLAR VE EVRENİN ŞEKİLLENDİRİLMESİ



Titanlar ve Evrenin Şekillendirilmesi

Kimse evrenin nasıl başladığını tam olarak bilemez. Bazıları uzaydaki ani bir patlamanın sınırsız dünyaları “Büyük Karanlık”ın (Great Dark) uçsuz bucaksız sınırları içine yolladığını söyler. – O dünyalar ki, birgün mükemmel ve inanılmaz çeşitli yaşam formlarına ev sahipliği yapacaklardı. Diğerleri, evrenin bütün gücü içinde barındıran tek varlık tarafından bir bütün olarak yaratıldığına inanıyorlardı. Keşmekeş halindeki evrenin ilk hâli, belirsizliğini korusa da, güçlü varlıklardan oluşan bir ırkın bu dünyalara düzen getirmek ve kendilerini takip edecek olan yaşam formlarını güvenceye almak için var edildiği açıktır.

Titanlar; devasa, metalimsi derili tanrılar, yeni doğmuş evreni keşfetmek ve karşılaştıkları dünyaların üzerinde çalışmak için uzayın uzak uçlarından geldiler. Onlar, dünyaları kudretli dağları ve engin denizleri yaratarak şekillendirdiler. Gökleri soludular ve coşkulu atmosferlere yaşam verdiler. Keşmekeşten düzen yaratmak onların doğasının, ileri görüşlülüklerinin bir parçasıydı. Hatta onlar ilkel ırkları bile güçlendirdiler; kendi işlerini yapabilsinler ve saygıdeğer dünyalarının bütünlüğünü koruyabilsinler diye.

Pantheonlar adıyla bilinen seçkin bir grup tarafından idare edilen Titanlar yaratılışın ilk zamanlarında Büyük Karanlığın Ötesine(Great Dark Beyond) dağılmış 100 milyon dünyaya düzen getirdiler. İyi niyetli Pantheonlar, onlar ki bu yapılandırılmış dünyaları korumaya yemin etmiştiler, Sapmış Aşağı’nın (Twisting Nether) şeytâni varlıklarından gelebilecek saldırı tehdidine karşı her zamankinden daha da hazırlardı. Aşağı, (Nether) evrenin sayısız dünyasını bağlayan keşmekeş büyülerinin dünyevi olmayan boyutu, sadece yaşayan evrendeki hayatı yok etmeye ve yaşamın enerjilerini kendilerine katmaya yemin etmiş sınırsız sayıdaki şeytani yaratığın, iblislerin ve zebanilerin eviydi. Hiç bir şekilde kötülüğü ve alçaklığı kabullenemeyen Titanlar şeytani varlıkların sürekli devam eden tehditlerine karşı bir yol bulmak için çaba sarf ettiler.

Sargeras ve İhanet

Zaman içinde şeytani varlıklar Sapmış Aşağı’dan Titanların dünyasına geçmenin yolunu buldular, ve Pantheonlar kendi içlerindeki en iyi savaşçıyı, Sargeras’ı, ilk savunma hattında rol alsın diye seçtiler. Erimiş bronzun soylu devi, Sargeras, görevini sayısız bin yıllar boyunca sürdürdü. Şeytani varlıkları aradı ve bulduğu yerde onları yok etti. Çağlar geçtikçe, Sargeras fiziksel evrende güç ve egemenlik kazanan 2 güçlü şeytani ırkla karşılaştı.

Eredarlar, şeytani sihirbazlardan oluşan bir ırk, warlock büyülerini sayılı dünyaları istila etmek ve köleleştirmek için kullandılar. Bu dünyalardaki yerel ırklar Eredarların zarar verici büyüleri yüzünden değişime uğradılar ve şeytani varlıklara dönüştüler. Sergeras’ın neredeyse sınırsız güçleri bu şeytani ırkı yok etmeye fazlasıyla yeterdi ama o yaratıkların saflıklarının bozulması ve kötülük dolmaları karşısında sorunlar yaşadı. Bu kadar yozlaşmayı içinden atamayan yüce Titan gitgide artan bir depresyonun içine girdi. Artan isteksizliğine rağmen Sergeras warlockları Sapmış Aşağı’nın bir köşesine hapsederek evreni onlardan temizledi.

İçindeki karmaşa ve üzüntü derinleşirken Sergeras Titan’ların düzenini bozmakta ısrar eden başka bir grupla baş etmeye zorlandı, Nathrezimler. Bu vampirimsi iblislerden oluşan kötülük dolu ırk (Aynı zamanda Korku Efendileri(Dreadlords) olarak da bilinirlerdi.) sayılı dünyayı, üzerlerinde yaşayanları ele geçirip, onları gölgeye çevirerek ele geçirdi. Yozlaşmış korku efendileri içgüdüsel bir güvensizlik ve nefret aşılayarak ırkları diğer ırklara düşman ediyorlardı. Sergeras, Nathrezimleri de kolayca alt etti ama Nathrezimlerin yozlaşması onu derinden etkiledi.

Sergeras umutsuzluk ve şüphe duygularını baskın hissederken sadece görevine değil, Titanların düzenli bir evren görüşüne olan bütün inancını da kaybetti. Sonunda düzenin içeriğinin bile yanlış olduğuna, karanlık ve yalnız evrende keşmekeşin mutlakiyet olduğuna inanmaya başladı. Dostları Titanlar onu bu konuda hatalı olduğuna ikna etmeye ve öfke dolu duygularını yatıştırmaya çalıştılar fakat o bu iyimser inançlarının kendi çıkarlarına hizmet eden hayaller olduğunu söyleyip, dediklerine kulak asmadı. Sergeras Titanların saflarından sonsuza dek ayrılıp, evrende kendi yerini arayışa girdi. Pantheonlar bu ayrılığın ardından üzülseler de, kayıp kardeşlerinin ne kadar ileri gidebileceğini tahmin bile edemezlerdi..

Sergeras’ın deliliği, kahraman ruhundan geriye kalan son parçaları tükettiği sırada Titanların yaratılıştaki hatadan sorumlu olduklarına inanmaya başladı. Onların evrendeki işlerini tersine çevirmeye karar verdiğinde, en sonunda karar verebilmişti, fiziksel evreni yok edecek durdurulamaz bir ordu oluşturmaya karar verdi.

Sergeras’ın Titan formu da bir zamanlar soylu olan yüreğini istila eden yozlaşma yüzünden bozulmaya başladı. Gözleri, saçı ve sakalı ateşin içinde eridi, metalimsi bronz teni bitmek bilmeyen alev alev nefretini gösterebilmek için parçalanarak açıldı.

Hiddetli bir şekilde, Sergeras, Eredarlar ve Nathrezimleri hapseden hapishaneleri parçaladı ve şeytani yaratıkları serbest bıraktı. Bu zeki yaratıklar kötü Titan’ın öfkesi karşısında diz çöktüler ve yapabilecekleri bütün kötülükler ile ona hizmet etmeyi önerdiler. Sergeras güçlü Eredar saflarından şeytâni yok edici ordusunu yönetmesi için iki destekleyici seçti. Yanıltıcı Kil’jaeden (The Deceiver), evrendeki en kötü ırkları bulması ve onları Sergeras’ın saflarına katması için seçildi. İkinci destekleyici Yozlaştıran Archimonde (The Defiler), kudretli Titan’ın isteklerine boyun eğmeyeceklere karşı şeytani orduyu savaşa sürmesi için seçildi.

Kil’jaeden’in ilk hareketi vampirimsi korku efendilerini korkunç gücü altında kölesi yapmak oldu. Korku efendileri; onun kişisel ajanları olarak ilkel ırkların yerlerini, efendilerinin onları yozlaştırması için, tespit etmek ve kendi saflarına çekmek için hizmet ettiler. Korku efendileri arasında birincil olan Karartan Tichondrius’tu (The Darkener). Tichondrius Kil’jaeden’e mükemmel bir asker olarak hizmet etti ve Sergeras’ın nefret dolu isteklerini evrenin en uç ve karanlık yerlerine götürmeyi kabul etti.

Kudretli Archimonde’de kendine ajanlar buldu. Şeytani çukur efendilerini (Pit Lordları) ve onların barbar liderlerini, Yok eden Mannoroth’u (The Destructor), çağırıp, bütün yaşamları ve yaratılanları yerle bir edecek seçkin savaşçıları bir araya getirmeyi umuyordu.

Sergeras ordularının toplandığını ve her emrini yerine getireceklerini gördüğü zaman kötülük dolu güçlerini Büyük Karanlık’ın uçsuz bucaksız yerlerine yolladı. Sürekli büyüyen ordusuna Burning Legion adını verdi. Şu an bile onların evrenin her yerine yaptıkları yozlaşmış seferlerinde kaç dünyayı yakıp yıktıkları tam olarak bilinemez

27/7/2009

MAYA MİTOLOJİSİ



Maya Mitolojisi

Maya yaratılış söyleni günümüze kadar gelmiş olan en büyük Maya belgesi Popol Vuh'un bir parçasıdır. Latin alfabesiyle kaleme alınan bu belgeyi bilim adamları eski Maya hiyeroglifleriyle yazılmış bir metnin çevirisi olduğu ya da doğrudan Maya sözlü geleneğinden derlenen öykü ve şarkılardan kaydedildiği görüsündedirler.

1700'lü yıllarda, Katolik bir misyoner Popul Vuh'u İspanyolcaya çevirdi. Maya dilini akıcı bir şekilde konuşabiliyordu. Kızılderilileri, eski tarihleri göstermeye ikna etmeyi başarmıştı. İspanyol metin, yaklaşık 150 yıl boyunca gözlerden uzak kaldı. 1850'lerde, Guatemala City'deki San Carlos Üniversitesi'nin kitaplığında bulundu ve ilk olarak 1857'de Viyana'da basıldı.

Popul Vuh, edebi olarak 'harika' tanımlaması yapılan eserlerden biriydi. Destanın yaratılış söylenleri anlatan bu parçasında Hıristiyanlık etkisi görülmektedir. Kitab-ı Mukaddes'i okuyanlarımızın hemen anlayacağı gibi, destan ilk bölümlerle benzerlik gösterir.Aşağıdaki destan, tanrıların yaratmak istediği insanlar ve diğer yaratılış söylenleri açısından ilginçtir.

Başlangıçta sonsuz karanlığın içinde yalnızca yukarıda gökyüzü, aşağıda deniz vardı. Hareket edecek ya da gürültü yapacak hiçbirsek olmadığı için sakin ve sessizdiler. Yeryüzü henüz sulardan yükselmemişti. Otlar ve ağaçlar, taslar, mağaralar ve koyaklar, kuşlar ve balıklar, yengeçler, hayvanlar ve insanlar daha yaratılmamıştı. Kükreyecek ya da gürleyecek hiçbir şey yoktu, çünkü yalnızca yukarıda boş gökyüzü ve aşağıda sakin deniz vardı.

Suyun içinde yeşil ve mavi tüylerin altına yaratıcılar gizlenmişti. Bu büyük düşünürler suyun içinde sessizce konuştular. Evrende gecenin sonsuz karanlığında yalnızdılar. Birlikte ne olacağına karar verdiler. Birlikte yeryüzünün sulardan ne zaman yükseleceğini, ilk insanin ve tüm diğer canlı türlerinin ne zaman doğacağını, bu canlı varlıkların yasamak için ne yiyeceklerini ve şafağın dünyayı soluk ışık seline ilk ne zaman boğacağını kararlaştırdılar.

"Yaratılış başlasın!" diye heyecanla seslendi. yaratıcılar, "Boşluk dolsun! Deniz çekilsin ve yeryüzü ortaya çıksın ! Dünya, uyan ! Böyle olsun !" Ve yeryüzü yarattılar. yaratıcılar yaptı bunu. Sislerin arasından, bir toz bulutunun içinden dağlar ve vadiler denizden yükseldi ve çam ve selvi ağaçları zengin toprakta kök saldılar. Tatlı sular dağların yamaçlarında ve vadilerin içinde dere olup aktılar.

Ve yaratıcılar memnun oldular. "Biz düşündük ve tasarladık" dediler; "Ve yarattığımız kusursuz oldu !"

Sonra yaratıcılar sordular; "Yarattığımız ağaçların altında yalnızca sessizlik mi olsun istiyoruz? Vahşi hayvanlar, kuşlar ve yılanlar yaratalım. Böyle olsun!"

Ve onları yarattılar. Yaratıcılar yaptı bunu."Siz geyikler, çalılıklar ve otlaklarda dört ayak üzerinde yürüyeceksiniz. Ormanda çoğalacak, ağaçların serin gölgesinde ve nehir kıyılarında uyuyacaksınız. Siz kuşlar, ağaçların dallarında ve sarmaşıkların arasında yasayacaksınız. Oralarda yuvalarınızı yapacak ve çoğalacaksınız". Geyik ve kuşlara böyle buyruldu ve böyle yaptılar.

Ve yaratıcılar memnun oldular: "Biz düşündük ve tasarladık ve yarattığımız kusursuz oldu" Sonra yaratıcılar, yarattıkları canlılarla başka şeyler buyurdular. "Konuşun, seslenin ve bağırın, her biriniz yapabildiğiniz kadar. Bizim adımızı söyleyin, bizi övün ve bizi sevin. "

Fakat kuşlar ve hayvanlar bunu yapamazlardı. Çiğlık atabilir, tıslayabilir ve ötebilirlerdi; ancak yaratıcıların adlarını söylemezlerdi.

Yaratıcılar, yaptıkları canlılardan hoşnut kalmadılar. Onlara dediler ki ,"Sizlere verdiklerimizi geri almayacağız. Ancak bizi övemediğiniz ve sevemediğiniz için, bunu yapacak başka canlılar yapacağız. Bu yeni yaratıklar sizlerden üstün olacaklar ve sizleri yönetecekler. Sizlerin kaderi onlar tarafından parçalanmak ve etinizin yenmesi olacak. Böyle olsun!"

Ve onları yarattılar. Yaratıcılar yaptı onları... Kendilerini övecek ve sevecek uysal ve saygılı bir canlı biçimlendirmeye karar verdiler. Önce çamurlu toprağa sekil vermeyi denediler; fakat bu malzeme çok yumuşaktı. Hareketsiz ve zayıf bir yaratık oldu. Konuşabiliyorsa ama hiç kimse dediklerine anlam veremiyordu.

"Çamurdan yapılmış yaratıklar hiçbir zaman yaşamayacak ve çoğalamayacaklar!" diye bağırdı yaratıcılar ve bu yaratığı yok ettiler.

Sonra yeni yaratıkları tahtadan oymayı denediler. "Bu malzeme tam bize uygun görünüyor! Sağlam ve dayanıklı." dediler. "Bu yaratıklar insana benziyor ve insan gibi konuşuyorlar. Bunlardan pek çok yapalım. Böyle olsun!"

Tahtadan canlılar yasadı ve çoğaldılar, ama hiç kimse dediklerine anlam veremiyordu ve içlerinde, yüzlerinde ruh, elleri ve ayaklarında kuvvet yoktu. Ciltleri sarı ve kuruydu, altında besleyecek kan dolaşmıyordu. Dört ayakları üzerinde anlamsızca dolaştılar ve yaratıcılarını düşünmediler.

"Tahtadan yapılmış yaratıklar yaşayıp çoğaltmak için yeterince iyi değil!" diye bağırdı yaratıcılar. Ve bu tahtadan yaratıkları yok etmeye karar verdiler.

Yaratıcılar gökte özsuyundan büyük bir sel oluşturdular ve yeryüzüne döktüler. Tahta yaratıkların kafalarına vurdular ve onları ağaç gibi devirdiler. Sonra bir kartal üzerlerine geldi ve gözlerini oydu. Bir yarasa üzerilerine geldi ve kafalarını kopardı. Bir Jaguar üzerlerine atladı ve kemiklerini kırıp dağıttı. Yeryüzü karanlıkla örtüldü ve aralıksız bir kara yağmur yağdı.

Güçsüz kalınca düşmanları tahta yaratıklara saldırdılar. Büyük küçük hayvanlar onlara saldırdı. Sopalar ve taslar, tabaklar ve çömlekler onlara saldırdı. Aç bıraktıkları ve eziyet ettikleri köpekler simdi dişleriyle yüzlerini parçaladılar. Öğütmek için kullandıkları taşlar simdi onları öğüttüler. Ocak ateşi üzerinde yaktıkları kap kacaklar simdi yüzlerini yaktılar.

Umutsuzca yaşamları için savaşan tahta yaratıklar evlerini çatılarına tırmanmaya çalıştılar ama evler yıkıldılar ve onları yere attılar. dallarında güvenliğe kavuşmak için ağaçlara tırmanmaya çalıştılar ama ağaçlar onları salladılar ve yere attılar. Mağaralara girmeye çalıştılar ama mağaralar kapandılar ve onlara sığınak olmayı reddettiler.

Birkaçı dışında tahta yaratıkların tümü yok olmuştu. Diğerleri şekilsiz yüzler ve çeneleriyle sağ kaldılar ve onları suyundan gelenlere maymun adi verildi.

Yaratıcılar sonra gecenin karanlığında görüşmek için toplandılar. Güneş, Ay ve yıldızlar daha gökyüzünde yerlerini almamışlardı. "Yeniden bizi övecek ve sevecek yaratıklar yaratmayı deneyelim. Böyle olsun! Yeryüzünde soylu canlılar yasasınlar. Onlara biçim vereceğimiz malzemeyi arayalım."

Dört hayvan, dağ kedisi, koyot, karga ve küçük bir papağan, yaratıcıların önüne geldiler ve onlara yakında bolca yetişen sarı ve beyaz başaklı mısırlardan söz ettiler.
yaratıcılar hayvanların gösterdiği yola koyuldular. Mısırı buldular, öğüttüler ve bu yiyecekten soylu yarattılar biçimlendirdiler. "Böyle olsun!" diye heyecanla bağırdılar..

Ve onları yarattılar. Yaratıcılar yaptı onları.

Böylece dört İlk Ata yaratıldı. yaratıcılar gövdelerini mısır unundan yaptılar. Öğütülmüş sarı ve beyaz mısırdan içecekler yaptılar ve bunlar yeni yaratıklarına kas ve et oldu ve bunlarla birlikte güç vermek için onları beslediler.

Ve yaratıcılar memnun oldular. "Biz düşündü ve tasarladık." dediler. "ve yarattığımız kusursuz oldu!"

Bu dört İlk Ata, insan gibi görünüyor ve konuşuyordu. Çekici, akıllı ve bilgeydiler. Çok uzakları görebiliyorlardı. Dağlar ve vadiler, ormanlar ve çayırlar, okyanuslar ve göller, ayaklarının altındaki yeryüzü ve başlarının üstündeki gökyüzü onlara doğalarını açık ettiler.

Dört İlk Ata, dünyada görülecek her şeyi gördüklerinde, gördüklerinin değerini anladılar ve yaratıcılarına teşekkür ettiler. "Bizi yaratıp sekil verdiğiniz için size teşekkür ederiz." dediler. "Bize görme, duyma, konuşma, düşünme ve yürüme yetenekleri için size teşekkür ederiz. Büyük ve küçük, uzak ve yakın her şeyi görebiliyoruz. her şeyi biliyoruz ve size teşekkür ediyoruz!"

Yaratıcılar artık memnun değildiler. "Amaçladığımızdan daha iyi yaratıklar mi yarattık? Çok mu kusursuzlar?" diye birbirlerine sordular. "O kadar bilgili ve bilgeler ki bizim gibi tanrı mı olacaklar? Daha az görsünler ve bilsinler diye görüşlerini mi azaltsak? Böyle olsun!"

Böyle konuştu yaratıcılar ve yarattıkları varlıkları değiştirdiler. Gözlerine sis üflediler ki yalnızca yakınlarında olanları görsünler. Böylece, yaratıcılar dört İlk Ata'nın sahip oldukları bilgi ve bilgeliği yok ettiler.

Yaratıcılar atalarımızı yaratıp böyle biçimlendirdikten sonra dediler ki : "Simdi İlk Atalar için özenle esler yaratıp biçimlendirelim. Esleri onlar uyurken gelsinler ve uyandıklarında onlara mutluluk vermek için orada olsunlar. Böyle olsun!"

Ve onları yarattılar. Yaratıcılar yaptı onları.

Ve yaratıcılar memnun oldular. "Biz düşündük ve tasarladık." dediler "ve yarattığımız kusursuz oldu!"

Bir süre sonra yaratıcılar İlk Atalar ve Analara benzeyen birçok insan daha yaptılar. İnsanlar karanlıkta yaşayıp çoğalıyorlardı, çünkü yaratıcılar daha ne Güneş'i, ne Ay'ı, ne de yıldızları, herhangi bir ışık biçimi yaratmışlardı. Hem açık hem koyu tenli, hem varlıklı, hem yoksul ve farklı diller konuşan çok sayıda insan doğuda bir arada yaşıyordu.

Tanrılarının hiçbir görüntüsünü yapmadılar, ama yaratıcılarını unutmadılar ve sevgi dolu ve uysaldılar. Yüzlerini göğe kaldırıp dua ettiler : "Ey yaratıcılar! Bizimle kalın ve bizi dinleyin! Işık olsun! Şafak olsun! Gündüz olsun! Şafak dünyayı soluk ışığa boğsun ve Güneş onu izlesin. Güneş her gün aydınlanarak gökyüzünde parladıkça, bize soyumuzu sürdürmemiz için kızlar ve oğullar bağışlayın. Bize iyi, yararlı ve mutlu yasamlar verin ve bize barış verin!"

Bu sözlerle insanlar, Güneş'i yükselip yaratıcıların yaptıkları basamakları altın ışınlarıyla aydınlatmaya çağırdılar.

"Ve öyle olsun!" dedi yaratıcılar "Işık olsun! Evrenin şafağında, tüm yarattıklarımızın üstünde sabahın erken ışığı parlasın! Çünkü biz düşündük ve tasarladık ve yarattığımız kusursuz oldu!"

Ve onu yarattılar. Yaratıcılar yaptı bunu. Güneş, sulardan yükseldi ve altın ışınlarını yeryüzüne saçtı. Büyük ve küçük hayvanlar koyaklarin serin gölgesinde ve nehir kıyılarında ayağa kalktılar ve doğan güneşe yüzlerini döndüler. Jaguar ve puma kükredi ve yılan tısladı. Kuşlar, kanatlarını açtılar ve şarkı söylemeye başladılar. İnsanlar, tütsüler yakan ve kurbanlar sunan rahiplerin çevresinde dans ettiler. Çünkü yaratıcılar dünyayı ışıkla aydınlatmışlardı ve kusursuzdu.